Şövalye ile Prenses'in Hikayesi
Mizahi dille anlatılan şövalye ile prensesin şiirlerle örülü aşk masalı.
E prenses dediğin de öyle olur. Güzel, alımlı ve ağırbaşlı. Ben hiç obur ve tombul bir prenses görmedim, sen gördün mü? Evet ama bu farklı. Bu prenses az biraz obur, onu fark ettim. Sanırım farklı bir kafa yapısı da var. Geçen sefer, şatonun yakınlarındaki köyde görülmüş kendisi. Köy meydanının oralarında çocuklardan birisinin yanağını bıçakla kesip yemeye çalışmış, söylenti tabii ya bu. Sonra prensesi çevresindeki korumalar şatosuna götürmüşler. Şövalyeye de haber gitmiş, köyün girişini iyi tut, bizi koru kolla dışarıdaki tehlikelere karşı. Biz içeride prensesle uğraşıyoruz, prenses dellendi diye. Prenses fıttırmış ille de o dişli veledi isterim diye. Obur olmasının yanında bazı takıntıları da varmış prensesin, dişleri yamuk çocuklara dayanamıyormuş. Şövalyeye de sürekli ulak gidiyormuş “-Abi prenses böyle böyle” dedi diye. Şövalye de sinirlenmiş artık “-Bana niye mektup yolluyorsunuz bre! Gidin diş verin o zaman” diye. Böyle bir olay silsilesi işte.
Prenses fıttırmış. Küçük çocuklara saldırmaya başlamış artık. Ama öyle saldırmak değil, yanaklarını sıkıyor, dişlerine bakıyor ve dişli çocukları görünce yüzünde kocaman bir gülümseme oluşuyormuş. Haliyle çocuklar da korkuyormuş prensesten. Hatta çocukları korkutmak için aileler, prensesi kullanıyorlarmış. Eğer şımarıklık yaparsa bir çocuk, prensese götürülmekle tehdit ediliyormuş. Bütün köy ahalisi prensesin aklından şüphe duyuyormuş. Prenses köy mahalinde oynayan çocuklara dadanırmış. Bir seferinde gitmiş, yanaklarını sıkmış dişlerine bakmış tek tek köydeki çocukların. Şövalyeye bu konuda da ulak gitmiş. Ulak atıyla, dıgıdık dıgıdık gitmiş. Şövalyenin yanına gelmiş ve demiş ki:
“-Şövalye ağabey şövalye ağabey”.
Şövalye demiş ki:
“-La oğlum salak mısın bana şövalye diyeceksin ya da ismimle hitap edeceksin.”
Ulak ise pardon abi aman senyör paşam falan diyerek bir şekilde toparlamış. Sonra haberi vermiş, demiş ki:
“-Yav kıymetli şövalye efendimiz, bizim prenses fıttırdıydı da ben sana haber getirdiydim ya.”
Şövalye: “-Ee?”
Ulak: “İşte ondan yine haber getirdim.”
Şövalye: “-Eee.”
Ulak, prensesin ağzından bir cümle söyler gibi: “-O köprünün üstünden çok sular aktı. Valla senyör paşa şövalye hazretleri ben halkın yalancısıyım.”
Şövalye önce şöyle dolu bi nefes çekmiş içine burnuyla. Sonra ağzından üflemiş nefesi yavaş yavaş. Oğum demiş ulağa dönerek:
Şövalye: “-Oğlum siz mal mısınız geri zekalı mısınız” demiş. Ondan sonra demiş ki:
“-Oğlum ben savaştayım bırakın beni de savaşayım” demiş. Ulak da o sırada şövalyeyi doğrularmışçasına:
“-Aa evet doğru pardon abi aman kıymetlimiz pardon çok..” Tam bunları söylüyorken ve arkasını dönüp gitmek üzereyken, şövalye çıp diye tutmuş ulağın ense kökünden. Demiş ki şövalye:
“-İnsafsız herif, savaştayım diyorum arkanı dönüp gidiyorsun. Sen de savaşacaksın.” demiş. Önden bu ulağı yollayıvermiş eline kılıç tutuşturup. Ulak ölmüş. Malmış ulak. Sonra haber gitmemiş prensese. Prenses tabii durur mu, meraklı. Başka bir ulak yollamış şövalyeye. Şövalyeye yolladığı mektupta şunları yazmış prenses:
“-Prensesin gözleri torpak gibi kahverengi,
Şövalyem, senin kaskın biraz dağınık, tabii.
Sarayı arar gözlerin, ama toprak bir rüyamı,
Gömleğin topraklı, biraz da eski bu diyârım.
Prensesin elbiseleri pırlanta, renk cümbüşü,
Senin ise zırhın, kısaca çok kışkırtıcı.
Soru sorarım şimdi, belki tuhaf bir mesele,
Bu kadar mı zor ki bir prensesin kalbini ele?
Şövalyem, dostum, büyük işin var bu dükkânda,
Zırhın ağır, kılıcın uzun, yüreğin ise yanda.
Prensesin gözleri de yıldızlar kadar parlak,
Ama neden bir adım atmakta bu kadar çekingen bakar?
Sonunda sana sorum, komik gelebilir belki,
Kimi prensesi kurtarmak, kimi ise sadece bekli.
Söyle bakalım şövalye, bu işte ne var ki,
Prensesin kalbini kazanmak, yoksa sadece canı sıkı mı?”
Şövalye de durur mu, yapıştırmış cevabı:
“Sevgili Prenses, üzülme sakın,
Birazcık gül, işte ben buradayım hâlâ.
Sessizlik uzun sürdü, farkındayım, elbet,
Ama seni düşündüm, her an, her gece.
Yolumun üstünde engeller var, biliyorsun,
Dağları delip geçerken yorulmuşum.
Ama endişe etme, ben iyiyim, çok şükür,
Güzel rüyaların aksine, her şey yolunda, tabii ki de!
Kalkıp gelmeden önce biraz bekle,
Kılıcımı kuşanıp, seni koruyacağım, çok net.
Her zaman yanındayım, bu yolda beraber,
Bir gün döneceğim, seni tekrar göreceğim, sabırla bekler.
Bu arada, gülümse biraz, hayatı iple çekme,
Küçük dertlere takılma, benim için bir şey değil.
Her zaman sana karşı sadık bir şövalye,
Karanlıklar ardında bile, senin koruyucun bu ben.
Beni merak etme, endişelenme artık,
Küçük bir şaka da olsa, kalbim seninle, farkında ol!
Gelip geçecek bu uzun yol, merak etme hiç,
Yakında buluşacağız, seni koruyarak, her şey güzel olacak, belki.”
Prenses tabii şok olmuş. Ondan sonra prenses demiş ki:
“-Lan bu adam şiir de mi yazıyo nasıl bir şövalye bu” demiş. Ama bunu sesli söylemiş. Tam da söylerken köy ahalisi çevresindeymiş. Çünkü kendisi köy meydanının ortasında dikilmiş öyle melun melun duruyormuş. Bağırarak söylemiş bu cümleyi. Köy ahalisinden bir velet çıkıp:
“-Abla aman prensesim lan mı dedin sen az önce?” demiş. Prenses dönmüş çocuğa:
“-Çocuk senin yanaklarını keserim” demiş. Çocuk tabii bu, korkmuş. Köy ahalisi bir anda fıttırmış prenses geri geldi diyerek evlerine kaçışmışlar. Sonra prenses de bir ulak yollamak istemiş şövalyeye tekrardan. Çağırmış ulağı yanına
“-Ulak efendi sana bir mektup vereceğim, bu mektubu şövalyeye ulaştır”.
UIak içinden söylene söylene: “-Tamam prensesim.” demiş.
Prenses: “-La ulak bak buraya” demiş.
Ulak: “-La mı? Bu nasıl prenses olum” demiş.
Prenses demiş ki: “-Teferruatı bırak şimdi sen ne diyordun içinden” demiş.
Ulak da demiş ki: “-Yav prensesim şövalye savaştayken beni niye rahatsız edip duruyorsunuz dedi bana ben onun yanına gitmeye korkuyom çok tersliyor, ters bir insan” demiş.
Prenses de demiş ki: “-Sen öyle san aptal ulak, o aslında mücevher gibi bir kalbe sahip.”
Ulak: “-Yaa tabii prensesim, öyle bir kalp ki, kılıç tutmayı bilmeyen benden önceki ulağı düşmanın önüne attı, ölsün diye. Öyle bi mücevher kalp yani” demiş.
Prenses durur mu: “-Sen benim şu şiirimi bi götür gel. Ondan sonra konuşacağım ben sana.” demiş. Şiirini yazdığı zarfı vermiş, ulağa yollamış. Ulak, şövalyeye şiiri götürürken merak etmiş içeriğini. İçinden, “-Prenses şövalyeye ne yazıyor acaba açıp bir okuyayım.” Bir açmış zarfı ki içinde yazan şiir şuymuş:
“Kale duvarlarında sessizlik hâkim,
Bir şövalye kalemi elinde,
Kılıçları bir kenara bırakıp,
Şiirler yazmakta hâlâ serin rüzgârda.
Prenses, pencerede bir gölge,
Şair bir savaşçıyı izlerken,
Gözlerinde bir nebze şaşkınlık,
Yüzünde hayretin yumuşak rengi.
“Nasıl olur?” der içinden,
“Bir şövalye kaleme sarılır mı?”
Savaş meydanlarının yorgunu,
Böyle sözlerle ruhunu besler mi?
Zırhın ardında bir yürek var,
Çelikten değil, pamuk gibi yumuşak,
Bir savaşın ötesinde şiirler,
Kalbinde döner döngüsüyle.
Gözleriyle okumak ister,
O savaşın ardındaki melodiye,
Bir prenses, şaşkın, hayran,
Bu farklı dünyada, ne güzellik bu!
Ve rüzgarla savrulsa da kelimeler,
Şiirlerin ardında bir sırrı var,
Şövalye, kılıcını ve kalemini,
Savaşla şiir arasında dengede tutar.”
Ulak tabii bu şiiri görünce deliye döner, manyak olur. Şiir öyle güzeldir ki, şövalyenin bu şiiri hak ettiğini düşünmez. Ve ulağın aklına bir fikir gelir. Bu şiiri değiştirecektir. Prensesin şiirini alır ve kendisi bir şiir yazmaya koyulur atın üstünde. Ulak şiiri bitirdiğinde, şiir şu haldedir:
“Gözlerim dolu, bir kara deniz gibi,
Şövalye, bana her şey olabilirsin, ama,
Gönlümün derinliklerinde senin yerin yok, sevgili,
Yine de ihtiyacım var, bu garip bir kural, bu bir kısır döngü.
Senin zırhın parlıyor, ama kalbim o kadar soğuk,
Senin cesaretinle, ben hep yalnız kaldım,
İhtiyacım var sana, koru beni bu dünyada,
Fakat senin sevgin, bana bir adım ötede, sanki bir masalda.
Kılıcın parlıyor, ama ben bir başka ışık ararım,
Zırhın ağır, ama kalbim daha da derin,
Savaşın içinde bile yalnız kalırım, yalnız kalırım,
Çünkü seninle bu yolculuk, hem ihtiyaç, hem bir kaçış.
Ey şövalye, ne yapsan da seni ararım,
Ama kalbimdeki yerin hep boş kalır,
Senin cesur adımların, bu yolculuğu yönetir,
Ama seni sevmek, yalnızca bir hayal gibi, geçip gider.”
“-Heh!” demiş ulak, “-Şimdi daha iyi oldu. Şövalyenin bütün umutlarını öldürelim öbür türlü şövalye ile prenses birlikte olur.” Kendi yazdığı bu şiiri prensesinkiyle değiştirmiş ve yola devam etmiş. Dıgıdık dıgıdık derken sonunda gelmiş. Şövalye orada düşmanlarla ceng etmekten bitap halde ama hala dimdik durmaktaymış. Ulak yanında gelmiş:
“-Beyim size bir mektup var prensesten.” diyip mektubu şövalyeye teslim etmiş. Şövalye mektubu vakur bir şekilde almış ve yavaşça açıp okumaya başlamış, okudukça yüreği pare pare olmuş. Kah üzülmüş, kah gülmüş kahsa hüzünlenmiş. Sonrasında şövalye, hiçbir şey söylemeden şiir yazmaya koyulmuş. Ulak şaşırmış, önceki seferlerinde kendisine ve kendisinden önceki ulaklara kötü davranan, kızan eden şövalye şimdi sessizliğe bürünmüş. Ulak beklemeye koyulmuş. Beklemiş beklemiş, sonunda şövalye:
“-Ulak, gel buraya. Götür bu şiiri prensese.” demiş. Ulak almış mektubu:
“-Emrin olur beyim” diyip yola koyulmuş. E tabii sinsi bu ulak, açıp okumaya koyulmuş yolda şövalyenin prensese yazdığı şiiri. Şövalyenin şiiri, aynen şu şekildeymiş:
“Ey Prenses, içindeki fırtına, gözlerinde yansıyan,
Sözlerin soğuk, ama hislerim derin ve dolunay.
Beni sevme demişsin, kalbinin köşelerinde yerim yok,
Ama seni korumak, bir yemin, bir görev—bu gönlümün tek sığınağı, tek umut.
Zırhımda parlayan yıldızlar, senin için; kılıcımda kan, sana adanmış,
Her darbe, her siper, senin huzurun için, bir şairin satırı gibi, öylesine naif.
Kalbim dert içinde, çünkü seninle olmak, sevgi demekti bir zaman,
Ama şimdi yalnızca koruyucu, bir gölge, senin etrafında dönüp duran.
Her adımda, her koruyuşta, senin için varım, bu görevimdir,
Senin memnuniyetin, kalbimde bir teselli, bir arzu, bir dilek.
Sevginin kıyısında dolaşırken, gözlerimdeki hüzün derin,
Ama seni korumak, her şeyden önce gelir, bir şövalyenin en büyük mirası, en büyük serin.
Kalbinin derinliklerinde, belki de bir boşluk kalır,
Ama ben her an, senin için var olacağım, bu görevin bir parçası olarak,
Ve eğer yürekler birleşmeyecekse, olsun, yalnızca koruyucun olacağım,
Her daim, her zaman, senin için burada, bir sessiz gölge gibi, var olacağım.”
Ulak, hafif bir sırıtmayla:
“-İşte bu çok iyi oldu.” diyerek prensesin şatosuna atlaya zıplaya gider. Prensesin huzuruna gelir ve mektubu verir. Prenses mektubu alır ve daha ulağın odadan çıkmasını beklemeden okumaya başlar mektubunu şövalyenin. Okudukça hüzünlenir, kızar. Prenses mektubun sonunda:
“-Demek öyle şövalye efendi.. Eyvallah” der ama bir şeyler içini de kemiriyordur. Ulak:
“-Prensesim var mı bir emriniz” der. Prenses ulağa çıkabileceğini söyler ulağa ve ulak çıkar. Sonra prenses oturup gece boyunca şövalyenin mektubunu okur, kendi yazdığı şiirinin bir diğer nüshasıyla karşılaştırır ama anlam veremez. Dizelerim dizeleriyle örtüşmüyor diye düşünür. Oysaki önceki birbirlerine yazmış oldukları şiirlere baktığı zaman şövalye çok daha cüretkar ve cevapkar yazmaktaydı. Şimdikindeyse, sanki prenses ona yalnızca arkadaş kalalım demiş de, bozulmuş gibi bir tavır almıştı şövalye, prensese göre. Prenses, bu duruma anlam veremez ve ulağı tekrar çağırır.
Ulak: “-Buyrun prensesim” der.
Prenses, ulağa bir mektup verir ve:
“-Bunu şövalyeye götür” der. Ulak şaşırır, şövalyenin mektubunda şövalye prensesten bir beklentisi olmadığını, onu yalnızca korumak için artık var olacağını söylemesine rağmen, prenses hala diretiyordu.
Ulak: “-Aşka bak arkadaş!” der ama yine de mektubu götürmeye koyulur. Ardından prenses, şatodaki görevlilerden birisini çağırır ve ulağı takip etmesini ister. Bütün adımlarını takip etmesini ve ne yaptığını prensese ulaştırmasını söyler. Görevli bu görevi kabul eder ve prensesin odasından çıkar. Ulağın peşine takılır. Ulak ve görevli birkaç metre ötede gitmektedirler fakat görevli kendini fark ettirmeden ulağı takip etmektedir. Ulak, prensesin şövalyeye yolladığı mektubu tekrardan açmaya koyulur ve açar. Bir anlam veremez, çünkü içerisinde yalnızca boş bir kağıt bulur ulak. Bu ne anlama geliyor derken ulak birden aydınlanır, takip edildiğini ve izlendiğini anlar. Hemen arkasına bakar ve görevliyi görür. Görevli de kendisinin görüldüğünü anlayınca hemen ters istikamete döner. Olanları prensese anlatmak ve ulağın hainlik yaptığını söylemek için dört nala koşturmaya başlar atını. Fakat ulağın atı hızlıdır. Görevliyi yakalaması içten bile değildir. Uzun süren bir kovalamacanın ardından ulak, görevliyi yakalayamaz. Çünkü görevli, bunu da düşünerek yanına çiviler almıştır. Yakalanma ihtimaline karşılık kaçması gerekirse, arkasına çivileri bıracak, ulağın atının ayağına batan çiviler de ulağın atını durduracaktır. Prenses, zeki bir görevli seçmiştir. Görevli, çivileri dökmesiyle birlikte ulak çok ani bir şekilde durur. Çivilere basmadan, görevlinin gittiği istikametin tam tersi yönüne gitmeye karar verir. Şövalyeye doğru gitmeye karar verir ulak. Ulak, görevliyi yakalayamayacağını anlayınca ortadan şövalyeyi kaldırmayı düşünür. Ne de olsa, şövalye ona güveniyordur. Çünkü şövalye halktandır. Ama şövalyenin acımasızlığının da farkındadır. Dikkatli olması gerektiğini bilmektedir ulak. Görevli, prensesin şatosuna gelmiş, odasına kadar çıkmış. Destursuz direkt içeriye dalmıştır. Prenses o anda büyük bir irkilmeyle bir anda bağırır:
“-Ne bu cürret?!?”.
Görevli: “-Prensesim, durum böyleyken böyle…” Görevli bütün detaylarıyla prensese olayı anlatır ve bu şekilde odasına girmekten dolayı özrünü de diler. Son olarak görevli:
“-Beni takip etmeyi bıraktı prensesim. Hain ulaktı, beni takip ediyordu fakat çivileri dökünce şövalyeye doğru yola koyuldu. Gördüm onu, oraya doğru gidiyordu.” Prenses deliye dönmüştür.
Prenses: “-Hemen arabamı hazırlasınlar görevli, yanına güvendiğin birkaç adamını da al, şövalyenin yanına gidiyoruz.”
Görevli, bunun çok tehlikeli olabileceğini söylemek üzereyken prensesin şimşek gibi baktığını görünce hemen emri yerine getirmeye karar verdi. O sırada ulak, şövalyenin olduğu yere gelmişti. Ulak, kenarda köşede oturan şövalyeyi görmüş ve yanına gitmişti. Ulak, ilk defa onu otururken görmüştü ama aldırmadı, yanına gitti.
“-Şövalye, prenses şu tarafları kontrol etmeni istedi, bu da yazılı emri” diyerek şövalyeyi yanıltmak arkasını dönmesini istedi. Şövalye, kılıcını yerden alarak doğruldu ve “-Neresi tam olarak göster bakayım bana.” dedi. Miğferini çıkartmamıştı. Ulak şüphelenmeye başladı, şövalye hiç de bilgece konuşmuyordu. Ses tonu da farklı gibiydi. Sanki miğferin altında başkası varmış gibiydi. Ulak bu durumda bir bit yeniği olacağını düşünerek işini hızlıca halledip, gitmeyi düşünüyordu buradan. Devamındaysa saraydaki birkaç görevlinin de yardımıyla birlikte prensesi kaçıracak ve onunla birlikte yeni bir krallık kurma hayalleri vardı. Şövalyeye ileride bir binayı gösterdi ulak. Şövalye tam o tarafa döndüğünde, arkasından gelen hançeri fark etti fakat çok geçti. Hançer sırtına girmişti. Şövalye sırtına saplanan hançerle birlikte gerisin geriye döndü ve ulağa baktı. Önce ulağın ayaklarına, sonra gözlerine baktı. Şövalye sakin bir şekilde arkasındaki hançeri sızlanarak, böğürerek ve kan kusarak çıkardı yavaşça. Miğferin açık kalan tek yerinden, göz kısmından kanlar damlıyordu. Saplanan hançeri sırtından çıkartması çok yanlış bir hareketti, şövalye bunu biliyordu. Sonra hançeri eline aldı ve:
“-Şimdi bir de gözlerine bakarak yap bunu” dedi. Ulak, anlam veremeden hançeri tam bir daha alıp şövalyenin kalbine saplamak üzereyken, şövalyenin sabit bir şekilde durduğunu fark etti. Şövalye, hiçbir şey yapmıyordu, gard almıyordu. Gözlerime bak değil, gözlerine bak demişti. Tam o anda, ulağın arkasından bir ses geldi:
“-Öldürdüğün adam saraydaki itindi ulak. Sağ ol.” Gerçek şövalye, arkada simsiyah bir atın üzerinde, gecenin karanlığında görülmeyecek bir şekilde bekliyordu. Atından dahi inmeden:
“-Şimdi o hançeri gözlerimin içine bakarak tekrar sokmaya çalış dedi şövalye. Ulak şaşırmıştı, kaçamayacağını biliyordu. Karşısındaki at, şövalye atıydı, safkan ingiliz atlarını bile geride bırakacak türden atlardandı. Kendi atı o kadar güçlü ve hızlı değildi. Ayrıca şövalye, atına çok iyi bakıyor ve dopingle besliyordu atını. Atların çok hisli hayvanlar olduğunu biliyordu şövalye ve şövalyenin en iyi dostuydu atı. Ulak, şövalye hakkında çok araştırma yapmıştı. Fakat gözünden kaçırdığı bazı şeyler de vardı. Şövalye de onun hakkında araştırma yapmıştı demek ki. Ulak titremeye başladı.
Şövalye: “-Şimdi gerçek mektubumu bana geri ver seni korkak.”
Ulak: “-Şövalye hazretleri, efendim b-b-en ben-de değil o.”
Şövalye: “-Ulak, benim cümlelerimi ikiletme, mektubumu geri ver.”
Ulak istemeden de olsa mektubu yavaşça çıkardı çantasından ve şövalyeye yaklaşmak üzereyken şövalyenin atı şaha kalktı. Şövalyenin atı, ulağın yaklaşmasına izin dahi vermedi.
Şövalye: “-Düldül bile anlıyor senin ne şerefsiz olduğunu!” diyerek ulağa olan sinirini daha da arttırmıştı. Ulak tekrardan yavaşça yaklaşarak bir elinde kılıç olan kapkara giyimli şövalyeye, mektubu titrek elleriyle uzattı. Şövalye bir çırpıda okudu mektubu.
Şövalye: “-Seni alçak herif, senin yüzünden prensesin kalbini kırdım.. Bundan böyle bana nasıl ki yaşam yoktur, sana da yok” dedi.
Şövalye: “Deeeh!”
Ulağın en son duyduğu ses, Şövalyenin deh sesi olmuştu. Çünkü sonrasında başı gövdesinden ayrılmıştı. Düldül hızır gibi kalkmış ve şövalye bir kılıç darbesiyle kafasını gövdesinden ayırmıştı ulağın. Hak etmişti ulak bunu. Daha sonra şövalye arkasına dönerek:
“-Askerlerim, bu görev bundan sonra sizindir. Size öğrettiğim şekilde, öğrettiğimden daima ileri seviyeye taşıyacak şekilde yapacaksınız.”
Askerler hep bir ağızdan:
“-Emrin olur komutanım!”
Şövalye: “-Komutanım yok artık, Şövalye demeniz yeterli.”
Askerler de tıpkı şövalye gibi zırhlıdırlar. Şövalye, meğer kendisine bir ordu hazırlamıştır. Krallığın ordusundan farklı bir ordudur bu. Hepsini prensesin özel korumasına adamak için eğitmiş, hepsine ayrı bir görev yüklemiştir. Devamında Şövalye, geriye döner; askere bakar ve:
“-Tanrı’ya emanet olun yoldaşlar..”
Askerler hep bir ağızdan:
“-Sağ ol Şövalye!”
Gecenin karanlığına doğru karışmaya doğru giden şövalye, tam giderken prensesin arabasının sesini duyar. Şövalye, atların ayak seslerini tanımıştır. Çünkü prensesi gizliden gizliye korumuştur daima ve korurken de onun hangi atlarla gittiğine kadar bütün her şeyini bilmektedir. Dönüp arkasına baktığında prensesin at arabasından indiğini ve yalın ayak koşarak onu aradığını, askerlere bağırdığını görmüştür.
Şövalye: “-Prenses!”
Prenses: “-Şövalye, göster bana kendini, neredesin!” Şövalye, bir dizi şiir okur o anda. Şiir şu şekildedir:
“Birlikte bulduk, yıldızların arasında bir köşe,
Gözlerinde kaybolduk, rüzgarın dansında bir ömür.
Ama kalbimde bir hüzün, gözlerimde bir bulut,
Çünkü ayrılmamız gerek, bu ayrılışın yürek ağrısını duyarak.
Seninle geçen anlar, bir ömre bedel, bir masal gibi,
Ama yollarımız burada, ayrılmak zorunda.
Seni görmek, bir rüya gibi, içimi aydınlatan bir ışık,
Ama artık senin yolun bambaşka, benimkisi bir başka yük.
Gözlerimdeki özlem, sana veda etmek zor,
Kalbimdeki sevda, bir yara açar, her an biraz daha.
Senin yanında olmak, bir ömre bedel, bir tutku, bir arzu,
Ama yollar ayrılmalı, her şeyin bir sonu var, bir veda.
Gönlümde bir sancı, seni bırakmak zor,
Ama her ayrılık, bir ömrün tadı, bir acı, bir dostluk.
Sana veda ederken, gözlerim yaşlı, kalbim kırıksa,
Ama bil ki, her an seninle, her adımda seninle, bu sevgiyi yaşatacağım.
Öyleyse, elveda derken, bir umutla, bir özlemle,
Yollar ayrılırken, kalbimde bir iz bırakacak, bir hatıra.
Ve belki bir gün, bir yıldızın altında, bir tesadüfte,
Tekrar buluruz kendimizi, ama şimdi, ayrılık zamanı, bir veda, bir sona.”
Prenses, buna karşılık hemen hazırcevap bir karşılık verir. Prensesin şiiri şu şekildedir:
“Ey Şövalye, gözlerimdeki bu hüzün, bu acı,
Ayrılmak zorunda olduğumuzu söylesen de, kalbim bunu kabul etmez.
Her anınla, her gülüşünle, bir hayatın parçası oldun,
Gitmeni istemiyorum, ayrılık, bu yüreğe derin bir yara açar.
Sana olan sevgim, bir nehir gibi, durmak bilmez,
Kalbimde her dalga, her ritim, senin için atar.
Sana veda etmek, bir yürek sızısı, bir ömre bedel,
Ve her adımda, her solukta, senin yokluğunla baş başa kalırım.
Birlikte geçirdiğimiz anlar, bir ömrün en güzel köşesi,
Her gülüşün, her dokunuşun, bu kalpte bir iz bırakır.
Gitmeni istemiyorum, çünkü seninle her şey tamam,
Seninle geçen her an, bir rüya, bir ömre bedel, her şeyin en güzeli.
Ayrılmak, bir acı, bir hasret, bir kalp ağrısı,
Seni kaybetmek, hayatı bir eksikle yaşamak gibi.
Bil ki, her adımda, her düşüncede, seni arayacağım,
Ve seni bırakmak, bir rüyanın sonu, bir sevdanın yarısı olacak.
Öyleyse, gözlerimdeki yaşlarla, kalbimdeki bu dilekle,
Sana veda etmeyi istemiyorum, kalbimde bir umutla,
Belki yollarımız birleşir, belki kader tekrar bizi getirir,
Ama şimdi, gitmeni istemiyorum, bu kalp yalnızlığa dayanamıyor.”
Şövalye, prensesin okuduğu şiiri bütünüyle sakinlikle dinlemiştir. Hiçbir tepki vermeden, hiçbir şey söylemeden.Daha sonrasında prenses şiirini bitirmiş, şövalyeye bakmaktadır. Şövalye, miğferinin altında, şimşek şimşek gözleriyle prensese bakmaktadır. Birden şövalyenin ellerinin hareketlendiğini görür prenses. Şövalye, miğferine doğru götürmüştür ellerini.
Şövalye: “-Bu şiir karşısında, bu sevda karşısında bütün zırhlar anlamını yitirir leydim..”
Prenses: “-Ah, Şövalye.. Yıllardır sana hasretim, yıllardır yüzünü görmek için bunca can atışım..”
Şövalye: “-Benim yüzüm, benim bedenim hep yara bere prensesim”
Prenses: “Ben sizin yüreğinizi sevdim şövalye.. Beden tapınanığız benim için yalnızca yüreğinize dokunmanın tek yolu”
Şövalye, yavaş yavaş ellerini kaskına götürür. Şövalyenin ilk defa ellerinin titrediğini gören askerler hep bir ağızdan:
“-Şövalye çok yaşa! Şövalye çok yaşa” diye bağırmaya başlamıştırlar. Prenses de gözyaşlarını tutamaz ve o da gözyaşlarıyla birlikte:
“-Prensim çok yaşa!” Şövalye, kendisine Prensim dendiğini duymuştur prensesin ağzından.. Büyük hüzün karmaşaları içerisinde miğferini çıkartmış ve yere fırlatmıştır şövalye. Prenses, hala aynı aşkla, aynı sevdayla bakmaktadır şövalyenin yüzüne, gözlerine.. Prenses, şövalyenin yüzüne bakarak, bir kuple şiir okumaya başlar:
“Miğferin altında, bir sır saklıydı yıllardır,
Yüzünü göremedim, yalnızca efsaneleri, savaşın izlerini.
Ama şimdi, metalin ardında, bir ışık parlıyor,
Ve gözlerim, seni ilk kez, gerçek bir yıldız gibi buluyor.
Yüzündeki çizgiler, savaşın öyküsünü anlatıyor,
Ama kalbimdeki sevda, bu yüze rağmen parlıyor.
Gözlerim, seni ilk kez böyle görmekte şaşkın,
Ama bu an, sevdamı daha da derinleştirir, kalbimi titreten bir dokunuş.
Miğferin ardında, bir hayalin ötesinde buldum seni,
Bir şövalye, bir savaşçı, ama kalbimde bir sevda var.
Yüzündeki tüm sertlik, tüm geçmişin izleri,
Sevgimi sarsmaz, aksine, daha da güçlendirir, her bir çizgi.
Sana bakarken, ilk kez görüyorum seni, gerçek bir insan,
Ve her bakışta, her dokunuşta, aşkım daha da yanar.
Miğferin arkasında saklanan, bir kraliyet masalı gibi,
Şimdi seninle, bu yüzle, her şey tamamlanır, her şey bir bütün.
Ey Şövalye, miğferin altında bulduğum yüz,
Seni tanımak, her şeyin ötesinde bir sevinç,
Çünkü seninle aşk, yalnızca bir efsane değil, gerçek bir an,
Ve her detayda, her çizgide, seni sevmek, bir ömre bedel, bir sonsuzluk.”
Şövalye, eldivenlerini de çıkararak prensese doğru yürür, askerlerinin tezahüratı devam etmekteyken, şövalye elini kaldırmıştır ve askerlerin her biri emri anlayıp, büyük bir sessizliğe bürünürler. Şövalye, yavaş ama emin adımlarla prensese doğru yürür prensesin şiirinin ardından. Prensesin yanına yürür, yürür ve tam karşısına gelir. Artık aralarında yalnızca bir adım mesafe kalmıştır. Prenses, hala ona büyük bir özlem ve hasretle bakıyordur. İğrenmiyor, tiksinmiyordu yaralardan. Şövalye, plaka zırhları gibi eldivenleri de apağırdır ve şövalye, eldivenlerini çıkartır bir bir.
Şövalye: “-İzninizle prensesim”
Prenses, izin ne demek, ben seninim dermişçesine bir hareketle elini uzattı şövalyeye. Şövalye, prensesin ellerini tutar; gözlerine bakar ve:
“Ey Prenses, yüzümü ilk kez gördüğünde, bir sır gibi açıldı,
Miğferin ardında saklı kalan, senin için bir mucize, bir anı.
Gururla, sevgilim, seni görmek, bir savaşın ödülü gibi,
Ama daha fazlası, kalbimde yatan, seninle olan bu efsanevi sevgi.
Her çizgi, her yara, bir ömürlük mücadelelerin izidir,
Ama gözlerinde gördüğüm aşk, bu izleri daha da güzelleştirir.
Gururluyum, çünkü senin için savaşmış olmak bir onur,
Ama seninle olmak, sevdanla dolu bir kalpte, her şeyden üstün bir lütuf.
Miğferimin altındaki yüz, seni bulduğunda bir sır olarak kaldı,
Ama şimdi, kalbimdeki her an, her dokunuş, seninle bir bütün.
Senin sevgin, bu zırhın ötesinde, en değerli ödülüm,
Ve her bakışta, her dokunuşta, seninle olmak, bir hayatın en güzel anlamı.
Gururluyum, çünkü seni koruyup sevmiş olmak, bir şövalyenin yeminidir,
Ama bil ki, her adımda, her anında, seninle olmak, bir efsane, bir sonsuzluk.
Kalbimdeki sevgi, miğferimin ardındaki yüz kadar gerçek ve derin,
Ve seninle her an, bu aşkı yaşamak, bir ömre bedel, bir mutluluk.
Seninle bu yolu yürümek, seninle her anı paylaşmak,
Bir şövalyenin en büyük gururu, en tatlı hayali.
Gözlerimdeki sevda, bu yüze duyduğum aşk, en yüksek ödülüm,
Ve seninle olmak, her şeyden önce, bir yüce görev, bir aşkın ta kendisi.”
Bu şiirden sonra prenses, şövalyenin dudaklarına yapışmıştır ansızın. Şövalye de yanaklarından tutarak prensesin, bir öpücük kondurur dudaklarına prensesin.
MUTLU SON…