Gönderi

Göklerde Uçurtmalara Yer Açalım

Bir babanın çocukluğuyla birlikte kaybolan değerlerin anlatısı.

Çocukluğumun güzel geçtiğine inanırdım bu zamana kadar. Aslında yanlış da değil, güzel bir çocukluğum vardı. Çevremde tanıdığım tanımadığım fark etmeksizin birçok insanın çocukluğunda bir travma yaşadığını, ailevi sorunlar yaşadığını ve buna benzer birçok sorunla yüzleştiğini görürdüm. Onlar için her ne kadar üzülsem de kendi çocukluğumdayken böyle bir durum yaşamadığım içinse mutlu olurdum. Fakat daha mutlu bir çocukluk geçirebilir miydim acaba? Belki de evet ama geçmişi değiştiremezdim ya! Çocukluğumu yaşamıştım ve bitmişti artık. Fakat benden sonra gelecek çocuklar için onlara daha mutlu bir dünya, daha mutlu bir çocukluk dönemi bırakmak? İşte tam da bu düşünce, çocukluğum hakkında sorgulamaya itmişti beni. Daha mutlu bir çocukluk geçirebileceğimi öğrenmiştim daha çok küçükken. Öğrenmiştim fakat anlamamıştım. Şimdilerde daha iyi anlıyorum. Çocukluğumun renkli güzel günleri, yaşadığım güzel anılar, olaylar aslında beni her ne kadar mutlu ediyor olsa da daha mutlu olabileceğim bir çocukluk geçirebilirdim. Bunu, babamla uçurtma uçurmak için bir sürü yol teperek gittiğimiz bir dağ başında duygu patlaması sonucu yaşadım, tanık oldum ve öğrendim.

Henüz 7-8 yaşlarımdaydım. Babam, kendimi bildim bileli çok güzel uçurtma yapardı. Ailece bu güzel eğlenceye katıldığımız çok olmuştur. Güneşin yüreklerimizi ısıttığı bir bahar ayında babamla ben, evde beraber yaptığımız büyük boy, rengarenk, kendisinin çitalı tabir ettiği uçurtmayı havalandırmak için bir dağa gitmiştik. Babam uçurtmayı havalandırmış, çok uzaklara ipi salmıştı. Ben çılgınca bir mutlulukla uçurtmayı seyrediyordum. İpin sonu geldiğinde, kavrama çubuğunu almak için babama baktığımda öyle güzel bir şekilde uçurtmaya bakıyordu ki, gözlerinden süzülen yaşları fark etmem, çok uzun zaman aldı.

“-Neden ağlıyorsun baba?” dediğimde babam, uçurtmadan gözünü ayırmadan:

“-Yavrum, ben bu uçurtmayı uçururken çocukluğumu, gençliğimi, anılarımı, kendi çapımda özgürlüğümü hatırlıyorum. Çocukken yaşadığım o unutulmaz günler aklıma geliyor.”

Babam, etrafımıza bakınca birçok dağ tepelerin dahi hep binalarla dolduğunu, bir süre sonra artık göklerde uçurtmalara yer kalmayacağını düşünerek kendisini çocukluğuna götüren bu güzel eğlencenin de elinden alınacağına üzüldüğünü ve bu sebepten dolayı hüzünlendiğini de söylemişti devamında. Ben bir yandan uçurtmayı uçuruyor, bir yandan babamı dinliyordum:

“-Nasıl bir çocukluğun vardı baba?” dediğimde anlatmaya başlamıştı. Babam, Ankara’nın Cebeci semtinde büyümüş. Gecekondu, derme çatma bir evleri, meyve ağaçlarıyla dolu bir bahçeleri varmış. Bahçenin bir köşesinde küçük bir kümes ve kümesin içinde tavukları varmış. Bahçede köpek de beslermiş. İlkbahar ayı geldiğinde bahçeyi belleyip bütün sebzeleri, yeşillikleri yetiştirirlermiş. Yeşil soğanın ekmek arasında peynirle yemesinin ne kadar güzel olduğunu, sabahları o küçük kümesteki tavuklarını nasıl yemlediğini, hele yumurtlama sepetindeki sıcacık yumurtaları eline aldığında nasıl mutlu olduğunu anlattı bana. Meyvelerin olgunlaşmaya başladığı zamanlar vişne ve kayısıların dalından koparmasının, ağaca çıkarak dut yemesinin nasıl güzel bir duygu olduğunu anlatamam evlat derken, çocuk gibi gözleri parlıyordu. Yılların özlemini babam sanki kusuyordu. Anlatmaya devam etti:

 “-Eğer mevsim kışsa, kuzine sobada maşa üzerinde ekmek kızartması, kestane, kebap yapması, bakır bir tencerede kuru fasulye yemeğinin yapılması ve yaydığı o muhteşem kokusu, sobanın bir kenarında çayın demlenmesinin duygusu anlatılmaz.”

Gündüzleri arkadaşlarıyla sapanla sığırcık kuşu avladıklarını, avladıkları sığırcık kuşlarını isli odun ateşinde yarı çiğ pişirip yediklerini ve bu yüzden bazen ailesinden, özellikle annesinden azar işittiğini, bunun bile bir güzellik olduğunu anlattı. Ben babama “Dedem seni dövmez miydi?” dedim. Meğer babam yetim büyümüş. Babamın babası öldüğünde kendisi 5 yaşındaymış. Bunu da ilk defa o gün öğrenmiştim. Babamın anlattıklarını büyük bir heyecan içinde dinliyor, hatta uçurtmaya bakmıyordum bile.

Hiç tanık olmadığım ne güzel şeyler anlatıyordu. Kovboyculuk oynadıklarını, saklambaç oynadıklarını, oyunlarda bir anlaşmazlık yüzünden masumane kavgalar yaptıklarını, misket bilye oynadıklarını, lastik ayakkabılarıyla ayaklarının yara bere olacağına bakmaksızın naylon topla maç yaptıklarını, yamalı pantolon giydiklerini, salçalı ekmek yediklerini ve bütün bunlara rağmen, yokluk içerisinde yaşamalarına rağmen, çok ama çok mutlu olduklarını anlatmıştı. Anlattığı birçok şeyi bilmiyordum. Babamın söylediği ve anlattıkları arasından yalnızca saklambacı biliyordum. Şehir içerisinde büyümüştüm. Ve benim yaşadığım şehirde, devirde böyle şeyler hiç yoktu ki! Ayrıca masumane kavgalar yaptıklarına da çok şaşırmıştım. Oysa ben hiç bire bir kavgaya girmemiştim. Genelde kavga ortamı olduğunda, hep 5-10 kişi toplanıp gelip beni döverlerdi. Bense kimseyi çağırmazdım.

“-Daha başka ne yapardınız baba?” dedim. Anlatmaya devam etti:

“-Kışın kızak yapar, üç beş arkadaş üst üste çıkar kayardık. Bazen her gecekondu evlerde bulunan, çatıya çıkmak için kullanılan tahta merdivenle 10-15 kişi bile kayardık. Çok zevkli olurdu.”

Yazları mahalle maçları yaparlarmış gazozuna. Kaybeden takım da gazozu almak istemeyince haydi çocukça kavgaya. Televizyonların daha yeni evlere girmeye başladığı zamanlar komşu evlere gidip dakikalarca TRT yazısına bakarak yayının açılmasını beklerlermiş. O bile büyük mutluluk verirmiş kendilerine. Yazın açık hava sinemasına gidip, çekirdek çitleyerek film seyretmek çok güzelmiş. Seyrettikleri filmden etkilenerek herkes bir karakter olurmuş. Yürüyüşleri bile değişirmiş hatta. Çocukluk..

Ramazan aylarında bütün komşular birbirlerine yaptıkları yemekleri birer tabak da olsa gönderirlermiş. Hiç düşmanlık, küskünlük bilmezlermiş. Akşamları aileler yakın akraba olmaksızın birbirlerine oturmaya giderler, sohbet ederlermiş. Evlerin en eğlenceli ve önemli araçlarından birisiymiş radyolar. Her evde varmış. Radyo Tiyatrosu, Okul Radyosu, Arkası Yarın programları en çok sevilen programlarmış. Bir ailenin başına olumsuz bir durum gelince, bütün mahalle seferber olur, onları yalnız bırakmazlar, destek olurlarmış. Kendi çocukluğumu ve şimdiki çocukları düşünüyorum da, ben hiç radyo görmedim örneğin. Ramazan aylarında komşuların birbirlerine yaptıkları yemekleri birbirlerine gönderildiğini de hiç duymadım. Yaşadığım çevre de etkilidir belki buna. Dedim ya, şehirde büyümüş bir çocuğum ben. Belki fazlaca şehirleşmemiş yerlerde hala oluyordur bunlar. Ama zaten günümüzün sorunu da bu değil mi? Her yer şehirleşmeye başlamadı mı artık?

Babam bütün bu olayları anlatırken, akşam olmuştu. Uçurtmamızı yere indirip eve geldik. Ben 7-8 yaşlarımdaydım, belki anlattıklarının çoğunu anlamıyordum ama babama sorularım bitmemişti. Anlattıkları beni çok etkilemişti. Başka bir gün babama, “Baba domates ağaçta mı yetişiyor?” diye sormuştum. Bana gülümseyerek bakmıştı ve ertesi gün sabahında, havaların yüreklere ferahlık getirdiği bir Eylül sabahında beni ilk önce Yenikent, sonra Ayaş taraflarına götürmüştü. İlk defa bir bahçede, tarlada domates, biber görmüştüm. Kendi ellerimle patlıcan, çilek topladım. Yeşil fasulye yoldum. Dalından kiraz yedim. Çılgın gibiydim. Ağaca tırmanmak meğer ne güzel bir olaymış. Havucun, maydanozun, biberin ve buna benzer muhtelif sebzelerin ne kadar güzel göründüğünü anlatamam. Oysa ben bunları yalnızca marketlerin manav kısımlarında görmüştüm. Daha sonra babam beni orada bulunan yakın köylere götürmüştü. Köylü kadınların tandırda yaptıkları ekmekten yemiştim. Tandır ne demek onu dahi bilmezdim halbuki. Sonra, süt sağmaya çalışmıştım. Görüldüğü kadar kolay olmayan bir işti benim için. Sevmemiştim pek fazla süt sağmayı. Sonra, babamın çocukluğundaki gibi kendi ellerimle yeni yumurtlamış tavukların yumurtalarını topladım. Keçi kovaladım. Kaz ve hindiden kaçtım. Çünkü onlar beni kovalamıştı. Babam ve ben günümüzü doyasıya yaşamıştık. Tam olmasa da babamın çocukluğunun ne kadar güzel olduğunu anlamaya başlamıştım. Daha bir gün geçirmiş olmama rağmen, oradaki çocukların nasıl bir çocukluk geçirebileceğini az çok kestirebiliyorum şimdilerde. Akşam eve gelirken aldığımız malzemelerin ücretini de emekçilere ödeyerek geri döndük. 

Eve döndükten bir müddet sonra, “Baba, şimdiki zaman daha iyi değil mi? Bak her şey var” diye söyleyince: “Var ama bu yaşadıklarının, benim anlattıklarımın veya köylerde gördüklerinin hiç mi değeri yok?” dedi. Babam bu konu açıldığında yüzünde oluşan o hüzünle cümlesini devam ettirdi:

“-Çocuklar uçurtma uçurtmayı dahi bilmiyorlar, çoğunlukla sebzelerin, meyvelerin nerelerde ve nasıl yetiştiğini bilmiyorlar. Oyun oynamayı, paylaşmayı, birbirlerine karşı sevgi-saygıyı bilmiyorlar.  Zamanlarının büyük kısmını bilgisayar ya da televizyon başlarında geçiriyorlar. Ama bunda çocuklarımızın suçu yok. Hızlı yaşam kavgası, bir yerlere gelme hırsı, çarpık şehirleşme ve sanayileşme sonucu her yer beton yığını oluyor. Ekilecek alan kalmıyor. Bütün bu güzellikler yok oluyor. Bunun sonucu olarak da nüfus arttıkça çarpık şehirleşme sonucu komşuluk bitiyor, arkadaşlık, oyunlarımız bitiyor. Kısaca yok oluyoruz. Hadi biz son nesil olarak çocukluğumuzu biraz yaşadık. Sana anlattıklarımı ve beraber uygulamalarımızı gördün. İşte bu güzelliklerin yok olması, kültürümüzün yavaş yavaş yok olması, bununla birlikte çocukluğumuzun çalınması beni çok üzüyor. Neden? Çünkü ben bu güzellikleri çocuklarıma aktaramıyorum. Yozlaşan insanlar, ikilemde kalanlar, birbirimizi sevmeyi ve anlamayı unutturdu. Çarpık şehirleşmeyle de her şey bitti.”

Babam haklıydı. Ben daha uçurtma uçurmasını, yapmasını dahi bilmiyorum. Sebzeler, meyveler nerelerde ve nasıl yetiştirilir bilmiyorum. Belki internetten araştırarak öğrenmek mümkün fakat canlı olarak görmek ve öğrenmek? İşte bunu sahiden isterdim. Komşuluğun bittiğini, arkadaşlıkların artık eskisi gibi olmadığını, yalnızca çıkar için kurulduklarını ve sokakta oyun oynayan çocuklar göremediğimi babamın söylediklerini şimdilerde hatırlayınca daha iyi anladım.  Sahiden de yok oluyoruz baba..

Babam, konuştukça daha çok duygulanıyordu. Sözlerine devam etti:

“İşte evlat, ben bu nedenler sonucu uçurtma uçururken hüzünleniyorum. Uçurtmayı kocaman bir ekran olarak görüyor, orada kendimi 8-10 yaşlarımda görüyorum. O ekrandan da sanki bütün sevdiklerimi anılarımı izliyorum. İşte uçurtma uçururken ağlamam da bu sebepten oğlum.”

Daha sonra bana son dem olarak bildiklerini, yaşadıklarını, elinden geldiğince anlattığını, yer yer uygulamalı olarak gösterdiğini söyledi ama asıl kendisini en çok üzen olayın ise, bir müddet sonra çarpık şehirleşmeyle birlikte göklerde uçurtma uçarak bir göğün kalmayacağına, bununla birlikte geçmişe dair bütün güzelliklerin kaybolacağını, çocuklumuzun saflığını, hayallerimizi, samimiyetimizi, içtenliğimizi, yardımlaşmamızı, her şeyimizi kaybedeceğimizi düşündükçe duygulandığını ve kederlendiğini söylemişti.

“-Uçurtma bir simge oğlum. Yok oluyoruz. Ülkece, milletçe bir şeyler yapıp, milli birlik oluşturup en kısa zamanda göklerde uçurtmalara yer açmalıyız. Bu çok önemli.”

Babam birçok şey anlatmıştı. Çarpık kentleşme de ne demekti? Milli birlik ne demekti? Hiçbir şey bilmiyordum ki. Ne demek istediğini 7-8 yaşlarımda anlayamamıştım. Ama şimdi genç biri olarak babamı daha iyi anlıyorum.

Şimdilerde ömrümün baharındayım. Önümde belki uzun yıllar, belki azıcık zaman var. Hiçbir zaman çocukluğumu geri yaşayamayacağım bir zaman.. İçinde bulunduğum bu çağda, babamın çocukluğunu, hiç yaşamadığım halde özlediğimi seziyorum. “Daha mutlu bir çocukluk geçirebilir miydim acaba?” düşüncesini sorgulamayı bıraktım artık. Çünkü yaşandı ve bitti. Fakat bir şeyi artık çok net biliyorum: Gelecek çocuklara daha mutlu, daha güzel ve apaydınlık bir çocukluk bırakmak mümkün. Bunun içinse tek gerekli olan şey:

GÖKLERDE UÇURTMALARA YER AÇMAK..

                                                                                                ÇİTALI

Bu içerik CC BY-NC-ND 4.0 lisansı kapsamında sunulmaktadır.