Bir Dayanak Arayışının Anatomisi
Sınırlı bir varlığın sınırsız olana uzanma cesaretinin felsefi anatomisi.
Bir Dayanak Arayışının Anatomisi
İnsan, sınırlı olduğunu fark edebilen tek varlıktır. Geçmişten bu yana insanlar, kendisinden daha üstün bir güce inanma eğilimi göstermiştir. Bu eğilim yalnızca kültürel bir mirasın sonucu değil; insanın varoluşsal yapısıyla da ilişkilidir. Tarih boyunca toplumlarda bir lider figürünün ortaya çıkması ya da toplulukların bilinçli biçimde bir lider seçmesi tesadüf değildir. Çoğu zaman bu durum düzen ihtiyacından kaynaklanır; ancak bunun arkasında daha derin bir psikolojik eğilim de bulunur: İnsan, belirsizlik karşısında yönlendirilme ve dayanma ihtiyacı hisseder.
Toplumsal düzeyde lider figürü nasıl kaos ihtimaline karşı bir düzen teminatı işlevi görüyorsa, ontolojik düzeyde de insan bilincinin karşılaştığı varoluşsal belirsizlik karşısında mutlak bir referans noktasına yönelme eğilimi gösterdiği söylenebilir. Bu ihtiyaç, insanın yalnızlıkla kurduğu sorunlu ilişkiyle bağlantılıdır. İnsan her ne kadar zaman zaman yalnız kalmayı tercih etse de, mutlak ve sürekli bir yalnızlık çoğu insan için katlanılması güç bir durumdur. Münzevi yaşamı seçenler ya da içe dönük bireyler dahi tamamen ilişkisiz bir varoluş sürmez; en azından kendi iç sesleriyle temas hâlindedirler. Kişi, fark edilmediğini düşündüğü anlarda bile zihninde bir muhatap yaratır. İç konuşma, insanın iletişim ihtiyacının yalnızca dışa değil, içe dönük bir tezahürüdür. Bu durum, insan bilincinin yapısal olarak “tanığa” ihtiyaç duyduğunu düşündürür. Kişi yalnız kaldığında bile kendisini gözleyen, değerlendiren ya da cevap veren bir iç muhatap üretir. Bu iç ses yalnızlığın ilacı mıdır, yoksa yalnızlığın kendisini görünür kılan bir işaret mi? Her iki ihtimal de insanın mutlak ilişkisizlik hâlini taşıyamadığını gösterir.
İnsan doğası gereği muhtaç bir varlıktır. Bu muhtaçlık yalnızca duygusal değil, biyolojik düzeyde de kendini gösterir. Suya, besine, havaya bağımlıdır. Bu bağımlılık, insanın sonu olan ve kırılgan oluşunu açıkça ortaya koyar. Bir hafta boyunca su içmeyen bir bedenin yaşayamayacak oluşu, insanın kendi varlığını dahi bütünüyle kontrol edemediğini gösterir. Elbette insan irade sahibidir; eylemlerini yönlendirebilir, karar alabilir. Ancak bu irade mutlak bir güç anlamına gelmez. İnsan, varlığını sürdürebilmek için kendisi dışındaki şartlara bağlıdır. Bu biyolojik bağımlılık yalnızca fiziksel bir zayıflık göstergesi değildir; aynı zamanda ontolojik bir sınırlılığın işaretidir. İnsan kendi varlığının kaynağı değildir ve varlığını kendi başına sürdürebilecek mutlak bir kudrete sahip değildir.
İşte bu sınırlılık ve kırılganlık bilinci, beraberinde bir güvenlik arayışını doğurur. İnsan, mutlak bir dayanak noktasına yönelme eğilimi gösterir. Bu dayanak her zaman din olmak zorunda değildir; kimi zaman ideolojiler, kimi zaman bilim, kimi zaman devlet, kimi zaman bir lider ya da bir fikir sistemi bu boşluğu doldurur. Ancak dinler, bu ihtiyaca en kapsamlı cevabı sunma iddiasındadır. Çünkü din, hem kozmik bir anlam çerçevesi sunar hem de insanın faniliğine karşı sonsuzluk fikrini yerleştirir. Burada şu itiraz gündeme gelebilir: İnanç yalnızca insanın korkusunun ve acziyetinin bir ürünü müdür? Güçlü, özgüvenli ya da refah içinde yaşayan bireylerde de inancın varlığını sürdürmesi, bu açıklamanın tek başına yeterli olmadığını gösterir. Dahası, ateizm ya da agnostisizm gibi tutumlar da insanın aynı sınırlılık bilinciyle farklı sonuçlara ulaşabileceğini ortaya koyar. Bu nedenle inancı yalnızca zayıflığın sonucu olarak görmek indirgemeci olur.
İnanç, bu anlamda yalnızca metafizik bir tercih değil; aynı zamanda varoluşsal bir tutumdur. İnsan, belirsizlik ve korku karşısında mutlak bir güce yöneldiğinde kendisini evrenin kaotik yapısı içinde daha az savunmasız hisseder. Ancak inanç yalnızca korkunun ürünü değildir; insanın hayranlık duygusu, anlam kurma kapasitesi ve kendisini aşan bir gerçekliğe yönelme eğilimi de onu sınırlı olandan daha geniş bir ufka yöneltebilir. Bu durum, insanın acziyeti ile inanç arasında güçlü bir ilişki bulunduğunu düşündürür; fakat bu ilişki tek yönlü bir nedenselliğe indirgenemez.
Yalnızlık meselesi de bu noktada farklı bir boyut kazanır. İnsan, mutlak yalnızlığı taşıyamaz; çünkü insan olmak, ilişki içinde var olmak demektir. Mutlak yalnızlık, hiçbir şeye ihtiyaç duymama ve hiçbir şeye bağlı olmama halidir. Bu anlamda mutlak yalnızlık ancak mutlak bağımsızlıkla birlikte düşünülebilir. İnsan, bu noktada mutlaklık arayışında olabileceğini kabul eder, fakat hiçbir vakit ona erişemez. Bazı düşünürler, mutlak yalnızlığın yalnızca Tanrı’ya atfedilebileceğini söyler. İnsan ise inanç aracılığıyla bu mutlaklıkla bağ kurmaya çalışır. Böylece hem sınırlı olduğunu kabul eder hem de sınırsız olana yönelir. Ancak burada da açık bir soru kalır: Sınırlı olan gerçekten sınırsız olanla temas edebilir mi, yoksa bu temas yalnızca insan zihninin kurduğu sembolik bir köprü müdür? İnanç, ontolojik bir bağ mı kurar, yoksa varoluşsal bir anlam mı üretir? Bu sorular, insanın arayışının henüz tamamlanmadığını gösterir. Ayrıca soruların kesin bir yanıt sunmamaları da, insanın yöneliminin mahiyetini yeniden düşünmeyi gerekli kılar. İnsanın sınırsıza yönelimi yalnızca bir yoksunluk tepkisi olarak yorumlanabilir; ancak aynı yönelimin, varlığın kendisinde aşkın bir temele işaret ettiği de düşünülebilir. Susuzluk nasıl suyun imkanını ima ediyorsa, insanın mutlak arayışı da mutlak bir gerçekliğe gönderimde bulunuyor olabilir.
Sonuç olarak insan; fani, kırılgan ve bağımlı bir varlıktır. Bu gerçeklik onu bir anlam arayışına iter. Din, bu arayışın tarihsel ve güçlü cevaplarından biridir. Ancak bu arayışın farklı biçimlerde ortaya çıkabileceğini kabul etmek, meseleyi daha geniş bir çerçevede değerlendirmeyi mümkün kılar. Belki de insanı insan yapan şey, tam da bu bitmeyen yöneliştir: Sınırlı olduğunu bilerek sınırsız olana uzanma cesareti..