Bedenle Uyuşmayan Ruh
Bedeniyle ruhunun birbirinden bağımsız yaşlandığını fark eden bir adam.
Nasıl bir çıkmazın içerisindeyim böyle? İnsan; doğar, büyür, yaşar ve ölür. Doğdum, büyüdüm fakat gerisi gelmedi. Yaşamaktan eksik kaldım. Hissediyorum eksik kaldığımı. Yaptıklarımla, istediklerimle değil bu eksik kalmışlığımın hikayesi. Daha derinlerde, daha ulaşılamaz yerinde bedenimin. Yüreğimde. Belki de ruhumda. Pastadaki mum sayısı arttıkça, “-Yaşıyorum” yahut “-Yaşadım.” diyebilmeli insan, oysa ben diyemiyorum. Öngöremediğim şey, mum sayısının arttıkça, yalnızlaştığımdı. Yalnızlık değil şikayet ettiğim, yahut korku duyduğum. Bu durumun böyle olmasını kabul edeli aylar ayları, mevsimler mevsimleri kovaladı zaten. Şikayetim, bedenimle ruhumun birbirlerinden bağımsızca büyüyor olmaları. Koşup zıplaması gereken yaşta olan bedenimle, sakin ve sessiz bir hayat isteyen ruhumun denk düşemeyişine bu sitemim. Yoksa yalnızlık, hiçbir gemisi olmayan bir liman olmak benim korktuğum yahut şikayetçi olduğum bir durum değil. Bütün sitemim, bütün söylenmelerim yalnızca ve yalnızca bütün olamayışıma. Tamamlanamayışıma içimdeki kendi benliğimle. Ruhum ve bedenimle.
İnsanları düşünüyorum, insanları izliyorum. Ruh yükü bu kadar fazla olanı görmek maksadınca belki, ya da bende olmayanları görmek maksadınca belki. İçten içe yalnızlaşmış ruhların dünyasında olanları görmek istemek, hem bencilce hem doğal bir istek. Bencilce, çünkü ben böyle bir durumdayım diye insanların da böyle bir durumda olmasını istemek, bunu görmeyi istemek acı. Doğal bir istek, çünkü bu cihanda benim gibi yalnızlık yaşayan, içten içe çürüyen bir ruha sahip olan mutlaka birileri olmalı. Olmaları neyi değiştirirdi ki? Hiçbir şeyi. Ben yine kendi halimde, kendi bedenimin ücra köşesinde kalmış yüreğimin ve ruhumun yalnızlığını en derinlerimde hissediyor olacağım. Bir o kadar da yersiz ve gereksiz bir şey insanları düşünüyor olmak dolayısıyla. Hiçbir yarar ve zarar sağlamayan bir düşünce. Öyle olmaları yahut olmamaları bana ne katacaktı, ne umuyordum ki.
O halde ana soruya değinmeliyim, çözümsüz olana yahut çözümünü asla bulamayacak olduğuma. “Neydi bedenimle ruhumun yaşlarının dengesiz büyümesine sebebiyet veren?” Ruhumun bedenimden katbekat daha yaşlı, yorgun olmasına? Tek makul bir cevap geliyor aklıma: tecrübeler, yaşanmışlıklar. Cevap elbette bu olabilirdi fakat sonrasında başka bir soru geliyor aklıma. Gelen soruyla, önceki soruya vermiş olduğum cevap, birbirlerini nötrlüyor ve yine cevapsız bir soruyla karşı karşıya kalıyorum. “Ne yaşadım ki şu zamana kadar?” Yaşadıklarımı şöyle göz önünde bulundurunca sahici bir sebep bulamıyorum. Elbette kötü ve korkunç şeyler yaşadım, yaşamaya da devam edeceğim. Kötülüğün olmadığı yerde iyiliğin bir anlam ifade etmediğini, mutsuzluğun olmadığı yerde mutluluk denen şeyin ne olacağını bilmediğimi de bilecek durumdayım oysaki. Tecrübelerim diye verdiğim cevap, aslında bir bahane miydi? Belki de bir kaçıştı. Fakat neyden, ne yöne ve neden? Kaçtığım şeyin dahi ne olduğunu bilmezken, nasıl kaçabilirim? Ne yaparsam yapayım bulamayacak olduğum bu sorunun cevabını çok mu uzaklarda arıyorum yoksa? Ruhum ve bedenimin birbirinden bağımsız olmaları, ruhumun kocamış bir beden misalince davrandığı normal bir durum mu? Bildiğim bir şey varsa, o da şu zamana kadar güçlü görünüşümün altında pek çok sorgulamalar yaptığımdır. Öyle gece yastığa başımı koyduğumda beni uyutmayan düşüncelerden, fazlaca düşünüp hiçbir cevaba varamayıp delirmelerden bahsetmiyorum. Gün içerisinde arada sırada yokladığım, canımın istediğinde sorguladığım düşüncelerimden bahsediyorum. Yoksa normal yaşamım devam ediyor, yaşıyorum, yahut yaşadığımı düşünüyor, yaşadığıma inanmak istiyorum, ve sonrasında öleceğimi biliyorum. Bu soruların cevaplarını almadan can verecek olmama üzülmem de, ölecek olduğum aşamaya gelene kadar yaşayamadığıma dair olan düşüncelerim devam ederse, işte o vakit sahiden üzgün ve yorgun ölürdüm. Hem bedenen, hem ruhen. Belki de ancak o vakitte, ölüm günümde yaşları eşitlenecek ruhumla bedenimin. Kim bilir?